Peygamberlere iman

Peygamberlere İman İmanın esaslarından birisidir. “(İman) Allah’a, meleklerine, kitabına, O’na kavuşmaya, peygamberlerine iman etmendir. (Aynı şekilde) öldükten sonra son dirilişe iman etmendir.”

Yüce Allah mesajını iletmek üzere kulları arasından seçtiği peygamberlerini elçilikle görevlendirmiş ve insanlardan bu elçilere iman etmelerini istemiştir. Peygambere iman sadece onun peygamber oluşunu kabul ve tasdikten ibaret değil, Allah’tan getirdiği büyük küçük her şeyi kabul etmek ve bunlara iman etmektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in

“(İman) Allah’a, meleklerine, kitabına, O’na kavuşmaya, peygamberlerine iman etmendir. (Aynı şekilde) öldükten sonra son dirilişe iman etmendir.”

şeklindeki iman tanımı içerisinde yer alan ve Kur’an’da da iman esaslarından biri olarak zikredilen peygamberlere iman [Âl-i İmrân, 3/179]aslında diğer iman esaslarının da temelini oluşturur. İnsan, aklıyla Yüce Allah (c.c)’ı  bilme ve O’na inanma yetisine sahip olmakla birlikte Allah’ın buyruklarını ancak göndermiş olduğu peygamberleri aracılığıyla öğrenebilmiştir. Allah Teâlâ hiçbir “ilâhî kitabı” yeryüzüne Peygambersiz göndermemiştir. Oysa kendilerine kitap verilmeyen pek çok peygamber, yanlış inançlara yönelen halka doğru yolu göstermek üzere gönderilmiştir. Bir başka deyişle, kitap getirmeyen peygamber çoktur ama peygambersiz gönderilen kitabın örneği yoktur. Dolayısıyla Allah’ın Kitabı’na iman etmek için öncelikle bu kitabın kendisine gönderildiği peygambere iman etmek gerekir. Yine âhiret, melekler, kaza ve kader gibi diğer iman esasları hakkında bilgi veren de peygamberdir. Kur’an’da Allah, insanlara peygamber gönderme sebebini şöyle açıklar:

“Andolsun biz, her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının.’ diye peygamber gönderdik.” [Nahl, 16/36.]

Bu anlamda peygamberlere iman, bütün yönleriyle vahye ve tevhide imanın temelini oluşturur ve bu, ilâhî dinlerin ayırt edici özelliğidir.

Peygamberler, Allah’ın insanlar arasından seçip görevlendirdiği elçileridir. Onların hepsi, kendilerinden sonra insanların Allah’a karşı bahaneleri kalmasın diye müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmişlerdir. Kur’an’da, Allah’ın kullarına peygamber göndermesinin bir lütuf oluşu şöyle ifade edilmiştir:

“Andolsun, Allah, müminlere kendi içlerinden, onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” [Âl-i İmrân, 3/164.]

Allah’ın mesajını iletmekle görevli olan bu elçiler, Allah’tan aldıkları mesajı aynen aktarmakla yükümlüdürler. Bu mesaja ekleme yahut çıkarma yapamazlar. Bununla ilgili olarak Kur’an’da şöyle buyrulur:

“Eğer (peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı mutlaka onu kudretimizle yakalardık. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.” [Hâkka, 69/44-46.]

Allah’a inandığını söylediği hâlde peygamberi kabul etmeyen kişi esasen Yüce Yaratıcı’nın, dünyaya ve beşer hayatına müdahalesini reddetmektedir. Dolayısıyla fizik ötesi âlemle ve Yaratıcı’yla bağlantıyı sağlayan peygamberi yok saymak, dinin kendisini bütünüyle hiçe saymaktır. Bu sebeple nübüvvete ve risâlete inanmadan Allah’ın varlığını kabul etmenin pratik bir anlamı yoktur. Dolayısıyla elçiye iman eden aynı zamanda elçiyi gönderene yani Allah’a iman etmiş olmakta; elçiyi inkâr eden, göndereni yani Allah’ı da inkâr etmiş olmaktadır. Resûlullah da bunu şöyle ifade etmiştir:

“Bana iman etmeyen Allah’a da iman etmemiştir…” [İbn Hanbel, VI, 382.]

Aynı şekilde peygambere iman, ona tâbi olmayı ve getirdiği ilâhî buyruklarla amel etmeyi gerektirir.

Allah Elçisi’nin (sav),

“Hangi amel daha değerlidir?”

Şeklinde kendisine yöneltilen bir soruyu,

“Allah’a ve Resûlü’ne imandır.”

şeklinde yanıtlaması [ Nesâî, Îmân, 1] iman ile amel bütünlüğünü göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Çünkü Peygamber, müminlere Allah’ın âyetlerini okuyan, kitap ve hikmeti öğreten, onları inkârdan ve kötülüklerden temizleyendir.[ Âl-i İmrân, 3/164.] Dolayısıyla peygambere iman olmadan anılan hususların gerçekleşmesi mümkün değildir ve diğer iman esaslarıyla birlikte peygambere inanmak iyiliğin başlıca unsurlarındandır.[ Bakara, 2/177.]

Peygamberler, vahiyle şereflendirilmiş ve diğer insanlarda bulunmayan birtakım üstün niteliklere sahip, seçkin kişilerdir. Onlar İslâm inancına göre Allah’ın elçileri ve kullarıdır. Allah’ın izni olmadan kendi adlarına fayda sağlama ve zararı giderme güçleri yoktur. Allah’ın bildirdikleri dışında gaybı da bilmezler.[ A’râf, 7/188.] Dolayısıyla İslâm, peygambere ilâhlık atfetmeyi [Mâide, 5/72-73, 75.] ve peygamberi Allah’ın oğlu olarak görmeyi şiddetle reddeder.[ Nisâ, 4/171]

Peygamberlere iman, Allah Teâlâ’nın bütün elçilerine inanmakla gerçekleşir. Bundan dolayı son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’e inanıp öncekilerin bir kısmına veya hiçbirisine inanmamak ya da evvelki peygamberlere iman edip son peygamberi reddetmek kabul edilemez.

Allah (c.c)’ın Tüm Peygamberlerine İman Etmek

“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırıp, ‘Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız.’ diyenler ve iman ile küfür arasında bir yol tutmak istenler yok mu! İşte gerçekten kâfirler bunlardır.”  [Nisâ, 4/150-151.]

Allah Resûlü de bununla ilgili şöyle buyurmuştur:

“Ben dünyada ve âhirette Meryem oğlu İsa’ya insanların en yakın olanıyım. Peygamberler ataları bir, anneleri ayrı kardeştirler. Dinleri ise tektir.” [Buhârî, Enbiyâ, 48.]

Aralarında çeşitli özelliklere sahip olma bakımından birbirlerine üstünlükleri olmakla birlikte [ Bakara, 2/253.] müminler için, onlara iman noktasında peygamberler ve onlara indirilen vahiyler arasında bir ayrım söz konusu değildir:

“Biz, Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrâhim, İsmâil, İshak, Yakub ve Yakuboğulları’na indirilene, Musa ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rablerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.” [Bakara, 2/136.]

Peygamberlerle birlikte yaşayıp onları gören, onlara inanan ve yolundan gidenlerin yanı sıra bir de peygambere yetişemeyen ama ona iman eden bağlıları vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in ashâbından sonra gelen bütün Müslüman kuşaklar böyledir. Nitekim sahâbeden biri bir gün,

“Yâ Resûlallah! Bizden daha hayırlı biri var mıdır? Biz Müslüman olduk ve seninle birlikte cihad ettik.” sorusuna şöyle karşılık vermişlerdi:

“Evet, sizden sonra gelecek bir topluluk (sizden daha hayırlı olacaktır). Zira onlar beni görmedikleri hâlde, bana iman edecekler.” [ İbn Hanbel, IV, 107]

Konuyla ilgili başka bir rivayete göre ise Efendimiz (s.a.v);

“Ne mutlu, beni görüp de iman edenlere!” sözünü bir kere söylemiş, buna karşılık,

“Ne mutlu, beni görmeden iman edenlere!” ifadesini tam yedi defa tekrarlamıştır.[ İbn Hanbel, III, 155.]

  

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir